Sedat Yılmaz- Yazıcıoğlu mefkûresi Vatan Yahut Silistre!
30 Aralık 2018
2018 yılının son yazısını kaleme alırken aklıma Vali Recep Yazıcıoğlu geldi… Aydın’da kaymakam vekili olarak kamuya ilk adımını atmış… Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre eserinde bahsettiği Silistre Kalesi’nin fedakârene yardımına koşanlar gibi vatan sevdâlısı bir insan...
Göreve başlar başlamaz 6 ay gibi kısa sürede bulunduğu kamudaki işleyişi çözmüş… Memurların çalışmalarını, vatandaşlara davranışlarını ve kamudaki ataleti tek tek not etmiş… Daha o zamanlar mevcut sistemin değişmesi gerektiğine inanmış…
Evet Recep Yazıcıoğlu sıra dışı bir yönetici... Tabulara savaş açmış, lider bir şahsiyet... Politikacılarla sık sık arası açıldığı için daha kaymakamken görev yaptığı Adana, Ağrı, Çanakkale, Hatay, Çorum ve Bolu’nun ilçelerine sürülmüş de sürülmüş…
İlk kez “Karakol değil, pembe kol” diyen Yazıcıoğlu, emniyet müdürlerinin vali olmasına da karşı çıktığından bürokrasi tarafında hiç sevilmemiş… Adam kayırmadığı ve yapması gereken işleri yaptığı için sürekli ihtar almış…
Çorum’da görev yaptığı sırada odasının kapısına astırdığı “Kapıyı vurmadan giriniz” yazısı, “Kahvehaneleri kıraathanelere dönüştürmesi, oyun oynamayı kaldırması, okuma seferberliği başlatması, resmi dairelerde belirli saat ve yerler dışında çay, kahve ve sigara içmeyi yasaklaması, içkili yerlerde belirli bir miktardan sonra alkol almayı engellemesi” birçok kişiyi rahatsız etmiş ama yılın bürokratı olarak da seçilmesini kimse önleyememiş…
Çalışkanlığının yanında sorunları hızlı çözüşü dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın dikkatini çekmiş… Özal, içinde Recep Yazıcıoğlu’nun adının da geçtiği valiler kararnamesini birçok itiraza rağmen Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e imzalatmış… 36 yaşında Türkiye’nin en genç valisi olarak Tokat’a atanan Yazıcıoğlu muazzam işleri dolayısıyla “süper vali” adını almış…
***
1989 yılında Tokat’tan Aydın’a atanan Yazıcıoğlu’na mâlum çevreler tarafından “Yasakçı vali geldi” yakıştırmalarını unutmanın imkânı var mı! Tepkilere rağmen Yazıcıoğlu işini yapmaktan geri durmamış... Hele O’nun bir başhekimi görevden alma olayı var ki, bugün tüm kamu görevlileri, hatta özel sektörde çalışanlar bile bu hâdiseyi “başucu dersi” yapmalı…
Anlatayım… Olay şöyle…
Yazıcıoğlu Aydın’a atandığı ilk günlerde aldığı bir şikâyet üzerine tebdili kıyafetle Nazilli SSK Hastanesi’ne gider ve başhekimin odasına çıkar… Uzun süre bekledikten sonra dışarıdan gelen başhekime tedavi olmak istediğini ancak parası olmadığını söyler. Başhekim de “Burası hayır kurumu değil. Paran yoksa tedavi olamazsın” der. Yazıcıoğlu da başhekime, “Devletin görevi vatandaşa bakmak değil mi?” diye sorar… Sinirlenen başhekim, tebdili kıyafetteki Yazıcıoğlu’nu odasından kovar.
Vali ertesi gün SSK Hastanesi’ne resmi kıyafetiyle gelir. Başhekimi çağırtır… Karşısında Yazıcıoğlu’nu gören başhekim, ne diyeceğini bilemez! Ama iş işten geçmiş, Yazıcıoğlu başhekimin eline “azil belgesi”ni daha doğrusu “kovulma evrakını” vermiştir…
Vallahi, şu anda bu başhekimin akıbetini merak etmiyor değilim!
Tabi Yazıcıoğlu’nun Aydın’dan alınmasından sonra söylediği söz de ilginç… Erzincan’a tayin edilen Yazıcıoğlu dönemin Başbakanı Özal’a “Üstsüzlere karşı bir hata mı yaptık da defterimizi dürdünüz!” diye sormuş!.. Ancak cevap alamamış!
Erzincan’a atanan Yazıcıoğlu, burada da süper valiliğini göstermiş… Meselâ 13 Mart 1992 tarihinde teravih namazı vaktinde 6,8 şiddetinde meydana gelen deprem sonrası yaptığı hizmetler hâlâ dillere destan… 653 vatandaşın hayatını kaybettiği 3850 kişinin yaralandığı, 1534 konut ve 954 işyerinin yerle bir olduğu depremde Yazıcıoğlu, halkla el ele vererek şehri 8 ayda ayağa kaldırmış…
***
Yazıcıoğlu’nu Erzincan’da zor günler peşini bırakmamış!.. 5 Temmuz 1993’te yaşanan Sivas Katliamı ve 3 gün sonra Başbağlar Katliamı’na son derece üzülen Yazıcıoğlu hâdisenin temeline inmeye çalışmış… Özellikle teröristlerin Başbağlar’ı seçmesinde şehirle bölge arasında bir köprünün bulunmayışı tespitini yapmış... Yazıcıoğlu hükümetlerin yıllardır yapamadığı ve o zamanın parasıyla 1 trilyon lira maliyet çıkarılan köprüyü hem de 8 ayda 300 milyar lira maliyetle tamamlamış… Bilindiği üzere bu köprü, “Köprü” adlı film ve dizisine senaryo konusu olmuş…
Ne kadar anlatsak gerçek mânâda Yazıcıoğlu’nu tarif edemeyiz!.. Rahat giyinmeyi seven, şahsi işlerinde asla makam aracı kullanmayan, korumayla gezmeyen, çaycısından dâhi çay istemeyen, paraya pula önem vermeyen, vakit namazlarını asla kaçırmayan, ibadetlerinde gösteriş yapıyormuş izlenimi vermemek için çabalayan Yazıcıoğlu, bugün her makamda imza yetkisine sahip olanlara iyi bir örnek ve önder... O, Silistre Kalesi’ni kurtarmaya gidenlerin taşıdığı mefkûrenin aynısını yüreğinde taşıyordu. Allahu Teâlâ rahmet ve mağfiret eylesin...
***
2019 yılı ile birlikte gelecek senelerde Recep Yazıcıoğlu gibi idarecilere ihtiyacımız olduğunun altını çizerken çalışkanlığı, cesareti ve sistemli uygulamalarıyla dikkat çeken Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO) Başkanı kıymetli İbrahim Burkay’ı yeni yılın ilk yazısında köşeme konuk etmek istiyorum...
Kimi köprüler filmlere konu olur, kimileri üzerine savaşlar yapılır, kimine ağıtlar yakılır... Fırat'ın üzerinde kurulan ve geçtiğimiz günlerde açılan Başpınar Köprüsü'nün hikayesi ise farklı: Köprülerini Keban Barajı'na kurban veren Erzincan'ın Kemaliye İlçesine bağlı 25 köyün insanı, tam 22 yıldır köprülerine kavuşmanın mücadelesini veriyordu. En acil yaşamsal ihtiyaçları için Fırat'ın sularını, sallarla, sandıklarla aşmaya çalışmışlar, Fırat'ın sularına kurbanlar vermişlerdi. Çalmadık devlet kapısı bırakmadılar yıllardır. Ve 22 yıllık hasret sonunda bitti. Bayraklarla ve pankartlarla süslenen köprünün açılışı bölge insanı için, gerçekleşen bir rüya idi.
Köprüler vardır adı dillere destan, köprüler vardır filmlere konu olmuş, köprüler vardır uğruna savaşlar yapılmış, ağıtlar yakılmış... Fırat'ın üzerinde kurulan ve geçtiğimiz günlerde açılan Başpınar Köprüsü'nün hikayesi ise bilinenlerden farklı: Köprülerini Keban Barajı'na kurban veren Erzincan'ın Kemaliye İlçesine bağlı 25 köyün insanı, tam 22 yıldır köprülerine kavuşmanın mücadelesini veriyordu. En acil yaşamsal ihtiyaçları için Fırat'ın sularını, sallarla, sandıklarla aşmaya çalışmışlar, Fırat'ın sularına kurbanlar vermişler, göçün artmasıyla köyleri giderek boşalmıştı...
Sonra küçük bir feribotla ulaşım sağlanmaya çalışılmış, PKK'nın yaktığı bu feribot defalarca batmıştı... Batmadığı ve PKK tarafından yakılmadığı dönemlerde emektar feribot yıllarca Munzur Dağları yakasında kalan 25 köyün, Kemaliye ile olan bağlantısını sağladı. Bölgedeki terör korkusu nedeniyle feribot, gün batımından sonra çalışmıyordu. Hastalık ya da doğumlarda insanlar perişan oluyordu. Son feribota yetişmeye çalışanlar kilometrelerce öteden araçlarının kornalarına basarak kaptana haber ulaştırmaya çalışıyorlardı. Son feribotu kaçıranlar sabaha kadar beklemek zorunda kalıyordu.
Ve 22 yıllık hasret sonunda bitti. Bayraklarla ve pankartlarla süslenen köprünün açılışı bölge insanı için, gerçekleşen bir rüya idi. Yıllardır 25 köyün umudunu, sevincini, üzüntüsünü Fırat'ın iki yakasına taşıyan feribot ise köprünün devreye girmesiyle emekli oldu.
Bölgedeki insanlar eski köprü sular altında kalmadan önce yeni köprü için kolları sıvamışlar. Devlet, defalarca yaptığı köprü projesini bir türlü hayata geçirememiş. Aşındırmadık devlet kapısı kalmamış. Verilen sözler hep söz olarak kalmış. Özellikle yörenin en büyük köyü olan Başpınar köyü önderliğinde toplantılar düzenlenip bağışlar toplanmış. İstanbul Bahçelievler Belediyesi de maddi katkıda bulunup bölge sorunlarının duyurulması için çalışmalar yapmış. 1993 yılına kadar umutlar feribotla gidip gelmiş. Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu vatandaşın da desteğini alarak köprünün inşaatını başlatmış. Karayolları Genel Müdürlüğü yapılan köprünün standartlara uygun olmadığını rapor etse de bütün engeller sonuçta aşılarak sonunda yapılmış.
110 ton ağırlığındaki çelik köprü önce bir yakada monte edildi. 67 metre uzunluğundaki köprünün bir yakadan öteki yakaya sürümü ise literatüre geçecek kadar ilginç oldu. 110 tonluk köprünün bir ucu feribotla kaydırılarak yedi saatte karşı yakadaki betona ulaştırıldı. Bu arada nefesler tutulmuştu. En ufak bir aksilik köprünün ve de bütün umutların suya gömülmesi olacaktı.
Kemaliyeli olan Lütfi Özgünaydın, Fırat'ı aşmaya çalışan insanların acısına tanık bir gazeteci. ‘‘Halk çare üretmeye başlamıştı. Köprü yıkıldıktan sonra ilk günlerde hastalar, kamyon iç lastiklerine bağlanan tahtaların üzerinde taşındı. Buğdaypınar Köyü'nden Ömer Dayı hastalanmıştı’’ diye anlatıyor:
‘İlçeye hastaneye götürülmesi gerekiyordu. Hüseyin Sipahi karşı kıyıda sal yapabilmek için saatlerce uğraştı. Ben de Hürriyet için fotoğraf çekiyordum. Gün nerede ise bitecekti. Gün batmak üzereyken sal tamamlandı. Ömer Dayı güçlükle karşı yakaya götürüldü. Bir kamyonun kasasına yatırılıp hastaneye yetiştirildi.’’
SAKLI CENNET
Kemaliye, Türkiye'nin saklı cennetlerinden olan Karanlık Kanyon'un bulunduğu bir ilçe. Baş döndürücü yükseklikteki kanyon, bölgeye olan ulaşımın güçlüğü nedeniyle henüz tam olarak keşfedilmemiş. Fırat'ın geçtiği kanyon bölge turizmi için gelecekte odak noktası olmaya aday.
BİR TÜNELİNİZ OLSUN
Kemaliye'nin ikinci hasreti, 100 yıllık geçmişi olan Taşyolu tünellerindeki çalışmalar da devam ediyor. Kemaliye'yi Divriği üzerinden Ankara'ya bağlayacak ve 220 km. yolu kısaltacak olan tünelin bitimine iki km. kaldı. Bu tüneller de büyük oranda bağışlarla yapılıyor. En fazla parayı bağışlayanların isimleri de tünellere veriliyor. İlgilenen hayırseverlere duyurulur.
SEVİNÇ GÖZYAŞLARI
Erzincan'ın en uzak ilçesi, Kemaliye'de bayram vardı. Keban Barajı suları altında kalan köprünün yerine yapılan Başpınar Köprüsü'nün açılışına gurbette olan çok sayıda Kemaliyeli de katıldı. Çoluk çocuk köylerine gelen gurbetçiler için köprünün açılış anı, çeyrek asırlık bir hasretin de sonu oldu. Yaşlılar arasında, ‘‘Ölmeden köprüden geçtim ya’’ diyenler vardı. Çocuklar yine çocuktu. Ellerindeki bayraklarla bu anlamlı günü paylaştılar.
KATLİAM KÖYÜ
Köprü'nün Kemaliye'ye bağladığı köylerden biri de 1993 yılında teröre 33 şehit veren Başbağlar köyü idi (sağda). Katliamın yaşandığı köyde buruk bir sevinç vardı. Köprü açılışıyla birlikte, katliam sırasında yakılan evlerin yerine yapılacak olan 40 evin temeli de Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in de katıldığı bir törenle atıldı.
Rüzgâr nereden esti bilmiyorum ama bugünlerde merhum Vali Recep Yazıcıoğlu sıkça konuşuluyor. Her yeni vali atamasında “…Bana bir zamanların unutulmaz valisi rahmetli Recep Yazıcıoğlu’nu hatırlattı” diyen meslektaşlarımda bir Recep Yazıcıoğlu ütopyası var...
İnsanlar, şehirler ve dünya değişirken her doğan gün kendi zorlukları ve fırsatları ile geliyor. “Zorluklar” yeteneklerin ortaya çıkması için fırsattır.
Bir dostum “Yiyecek bir lokma ekmeğin, içecek bir damla suyun varsa ve yattığın yerden doğrulup ayağa kalkabiliyorsan hiçbir şeyden şikâyet etmen gerekmez...” demişti. Ben de kendisine "Depremde üç gün enkaz altında kaldıktan sonra çıkarılan biri için bu sözü söylemek kolaydır. Zor olan normal zamanlarda ve elinde güç varken bunu söylemektir" dedim...
Kendisi de bana “Böyle birini tanıyor musun?..” dedi. Ben de dedim ki:
"Evet tanıyorum... Bir akşam mesai sonrası büroma geldiğinde ağlamaktan gözleri şişmiş bir vali vardı. 'Böyle seni perişan eden nedir?' diye sordum. Dedi ki:
-Öğleden sonra makama yaşlı bir köylü geldi, sırtında felçli ve özürlü yetişkin oğlunu almış bir keder hamulesi.
-Sayın Vali bu yükü taşıyamıyorum var biraz da sen el at… deyip koltuğa bıraktı... Ne adamın ne çocuğun tutar tarafı yok, aklım başıma benim zor gelir… Bizim derdimiz ne? Yiyecek bir lokma ekmeğin, içecek bir damla suyun varsa doğrulup ayağa kalkabiliyorsan…”
Bahsettiğim kendisiyle sekiz buçuk yılı aşkın süre birlikte çalışma imkânı bulduğum merhum Vali Recep Yazıcıoğlu. Bugünlerde “korona” musibetinin baskısıyla daralınca söz dönüp dolaşıp “dar günlerin valisi”ne geldi...
Yazıcıoğlu; performans çıtası yüksek ancak ulaşılmaz değildir. Onu bir bürokrat olarak farklı kılan Erzincan’da hem doğal afetlerle hem de terörle mücadelede başarılı olmasıdır. Tuhaf olan ise başarılı olmak isteyen çoğu yöneticinin bunu kabul etmekle birlikte aksi yöne gitmeleridir.
Yazıcıoğlu özellikle Erzincan’da görev yaptığı yıllar yeteneklerini ortaya çıkarma fırsatı veren zorluklarla test oldu. Bunlar 1992 Erzincan depremi, hemen ardından Erzincan’ın Sansa Boğazı'ndan başlayıp Başbağlar’a ulaşan Barasor Vadisi'ni içine alan yaklaşık 300 kilometre uzunluğundaki “Kuzey Yamaç”tan gelen terör tehdidi idi...
Ve üçüncüsü de onun tabiri ile kamu yönetiminin muzdarip olduğu “mamudizim” hastalığına karşı verdiği mücadeledir..
Bu üç sahadaki amansız mücadelede itiraf edelim ki yalnız değildi ve halk tabanında da karşılık buldu. Halkta karşılığı olan bir kamu yöneticisinin medya tarafından fark edilmesi daha sonra akademik alanda da tecrübelerinin paylaşılması doğaldır. Bütün bunları bir köşe yazısında açmak mümkün değil ama “Bütün bunlar nasıl oldu?..” sorusuna verilecek kısa cevaplar var.
Merhum Vali’nin yönetim tarzı basit ve kolay anlaşılabilir. Onu farklı kılan sürekli “Halkın içinde” bulunması, onları dinlemesi, mevcut sorunlarını fark etmesi ve çözüm yolları üretmesidir. Çözümlerinin hepsinin doğru olduğu söylenemez ve zaten beklenmez de ancak çözüm gayreti içinde olması insanların “işte hâlden anlayan, bizim gibi ve bizden biri” diye kabulünü mümkün kıldı...
İnsanlar her zaman aranıp sorulmaktan mutlu olmuş, temas kurmayı bir avantaj olarak görmüştür. Aksi durum yöneticiyi yabancılaştırır ve sevimsizleştirir. Oysa çoğu yönetici yakın teması yetki ve otoriteyi paylaşım olarak vehmeder. Oysa bu yaklaşım onu itici kılar ve karşı taraftan “Kibirli” olarak görünür. Bazen köylerdeki mütevazı hizmet programlarında Yazıcıoğlu; “…Hadi bakalım, konuşmayı sen yap…” diye çoğu arkadaşımızı ileri sürdüğü olmuştur.
Trajik olan ise sıkıntıya düşünce “Devlet nerede?..” diye kurtarıcı bekleyenler onun heyecanlı konuşmalarından mutlu olmuş ama “halk kendi sorunlarının sahibi olsun” deyince de rahatsız olmuştur...
1980'li yıllarla kıyaslandığında bugün yerel yönetimlerde de çok değişim yaşandı, hem mevzuat hem bütçe bakımından daha güçlü. Buna rağmen hâlâ devleti “aşkın bir yerde" gören halkın beklentileri tam değişmedi. “Ceberrutizim ve havalecilik” vehminden kurtulmak ancak halkla sıkı ve samimi temas ile mümkündür.
Kapıların açık veya kapalı olması önemli değil esas olan “ulaşabilir ve ulaşılabilir” olmaktır. "Halkla ne zaman birlikte olmak lazım?.." derseniz, cevap; “Her zaman...”
Bugün sizlere “Efsane Vali” olarak gönüllerde taht kurmuş bir kişiden bahsetmek istiyorum.
Süper vali ve aynı zamanda
4. Murat lakabı da takılan bu vali,
Yine Türkiye’de nam yapmış ve doğum yerleri aynı olan, Devlet eski Bakanı Adnan Kahveci ile aynı kaderi paylaşmıştı.
İkisi de elim bir trafik kazası sonucu hayatlarını kaybetmiş,
Türkiye’yi yasa boğmuştu.
Evet,
Recep Yazıcıoğlu, Türkiye Cumhuriyeti tarihine adını yazdırmış önemli bir bürokrat idi.
O’nunla ilgili her ne okuduysam,
Ne gördüysem,
Duygulanmışımdır.
Merhum Yazıcıoğlu, sıra dışı yönetim şekli ve aykırılığıyla bir kesimin oklarını üzerine çekerken, bir kesimin de gönlünde taht kurmuştu.
Ayrımcılık yapmaması,
Üstünlük taslamaması ve kendini görev yaptığı yerleri iyileştirmek için paralamasıyla tanınmış,
Merhum Cumhurbaşkanı, Başbakan ve ANAP’ın Kurucusu ve Genel Başkanı Merhum Turgut Özal’ın desteğiyle Türkiye’nin en genç valisi olmuştu.
Kimdi bu Recep Yazıcıoğlu?
Türkiye’nin bugüne dek gelmiş geçmiş en sıra dışı ve
En genç valisi olarak göreve başlamasının ardından pek çok şehir gezmiş,
Çalışmaları nedeniyle başka yerlere ataması gerçekleştirilmişti.
Yıllarca farklı ilçe ve illerde görev yapan Yazıcıoğlu,
Olmaz denilen şeyleri oldurmuş,
Yıkılmaz sanılan tabuları yıkmış,
Hiçbir zaman kendisini halktan üstün görmemiş ve inanmadığı hiçbir şeye “eyvallah” dememesiyle tanınmış önemli bir kişiydi.
Gerek sözleri, gerekse çalışmalarıyla,
Birilerinin kovanına çomak sokan Yazıcıoğlu, Erzincan’da valilik yaptığı sırada birkaç yıllığına merkez valiliğine çekilmişti.
Recep Yazıcıoğlu’nun nasıl bir yaşam tarzı vardı?
Merhum Recep Yazıcıoğlu 2 Haziran 1948’de Trabzon’un Sürmene ilçesi Köprübaşı Mahallesi’nde dünyaya geldi.
Ve müftü olan babası Mustafa ile annesi Fatma, oğullarına içinde doğduğu ay dolayısıyla Recep adını vermişlerdi.
Babasının tayininin Muğla Milas’a çıkmasının ardından Recep, evin işleriyle ilgilenmeye başlamış.
O zamanlar kırsal kesimde yaşayan pek çok erkek çocuk gibi O da odun kesip, ekin biçmiş.
Ardından Recep, annesi ve kardeşleriyle birlikte babasının yanına Milas’a taşınmış.
Zorunlu olarak memleketten taşınınca yalnızca memleketinden değil aynı zamanda yareni olan Meryem’den de ayrılmak durumunda kalmıştı.
Bir süre Milas’ta kalan Recep, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandıktan sonra başkente gitmişti.
Bir yandan eğitimine devam ederken diğer yandan da Meryem’e mektup yollamaya devem eden Yazıcıoğlu,
Kardeşinin aracılığıyla Meryem’ine bir nişan yüzüğü yollamış.
Günlerden bir gün dayısından,
Birinin, Meryem’e aşık olduğu ve onu kaçırmasından korktuğu ile ilgili mektup alınca işler değişmiş.
Recep, hemen Trabzon Sürmene, Köprübaşı’na giderek kısa süre içerisinde Meryem’le nikâhlanmış.
Recep Yazıcıoğlu,
Çok sevdiği eşini kendi ailesinin yanına Muğla’ya bıraktıktan sonra eğitimine devam etmek için Ankara’ya dönmüş.
Bir süre Ankara-Muğla arasında gel git yapan Yazıcıoğlu,
Sonunda mezun olmuş ve Aydın’a kaymakam vekili olarak atanmış.
Recep Yazıcıoğlu, altı ay boyunca ildeki bütün kurumlarda görev yapmış.
O zamana kadar bildiği ama belki de bu kadar yakından tanık olmadığı işleyişi öğrenmiş,
Memurların nasıl iş yaptığını, hemen halledilebilecek meselelerin nasıl ertelendiğini,
Halka karşı nasıl ters davranıldığını ve benzeri davranışları açıkça görmüş.
İşte bu deneyimleriyle,
Sistemin değişmesi gerektiği kararını vermiş.
12 Mart ve Rize Kalkandere
Kaymakam vekili olarak bir müddet görev yapmasının ardından Ankara’ya kaymakamlık kursuna çağırılmış.
Kursu bitirdikten sonra ise Rize Kalkandere’ye kaymakam olarak atanmış.
İşte bu dönemde 12 Mart Darbesi yapılmış.
İlk sınavını buradaki bir yol çalışması için veren Yazıcıoğlu, halkın yol yapımını engellemeye çalışmasına karşılık vermiş ve belinde silahı, altında iş makinesiyle yolun açılmasını sağlamıştı.
Diğer kaymakamlara benzemeyen Yazıcıoğlu,
Daha ilk görevinde kendini belli ettiği için politikacılarla arası açılmış. Kalkandere’den sonra sürgün edilirmiş gibi pek çok yere ataması yapılmış. Adana, Ağrı, Çanakkale, Hatay, Çorum, Bolu ilçelerinde kaymakamlık görevlerinde bulunmuştu.
Annesi ile Babası;
Annesi ile babasının tayin edildiği her yerde dikkatleri üzerine çeken Yazıcıoğlu, adam kayırmadığı ve aslında yapması gereken işi yaptığı için çoğu bürokrat tarafından sevilmemiş.
Yaptığı değişikliklerden bir tanesi ise Çorum’da kaymakamlık yaptığı sırada odasına astırdığı “kapıyı vurmadan girin” şeklindeki ibaredir.
Ayrıca Akçakoca’da da kahvehaneleri kıraathanelere dönüştürerek, ilçede okuma seferberliği başlatmış. Özal - Evren’le Yazıcıoğlu için karşı karşıya gelir
Kaymakam olarak dikkat çeken benzeri çalışmalara imzasını atan Yazıcıoğlu’nun namı hükümete kadar ulaşmış. O zamanlar başbakan olan Turgut Özal da müsteşarına genç kaymakamı izlemesini emretmiş.
Beklediği gibi sonuçlarla karşılaşan Merhum Cumhurbaşkanı Özal, Yazıcıoğlu’nun ismini valiler kararnamesine yazdırmış.
Ancak Kenan Evren,
Kaymakamın yaşının çok genç olduğunu öne sürerek bu karara itiraz etmiş. Neticede ise Özal baskın gelmiş ve Recep Yazıcıoğlu 36 yaşında Türkiye’nin en genç valisi olarak Tokat’a atanmış.
Burada ilk olarak eğitim konusunda çalışmalara başlayan vali,
Ahır gibi yerlerde okuyan öğrenciler için yeni derslikler yapılmasını sağlamış.
Hatta pek çoğunda işçilerle birlikte inşaatlarda kendisi de çalışmış. İlk başlarda bu duruma şaşkınlıkla bakıp,
“Böyle vali olur mu?” diyenler, daha sonra Yazıcıoğlu’nu yere göğe sığdıramayanlar arasına katılmış.
Karakolu “pembekol” olarak ifade etmesi, kola yerine süt için demesi, içtenliği, yeri geldiğindeyse sertliği ile dilden dile dolaşan vali olmuş.
Efsane Vali Recep Yazıcıoğlu;
Efsane Vali, süper vali gibi lakapların yanı sıra IV. Murat olarak da anılan Yazıcıoğlu’na böyle denmesinin nedeni getirdiği yasaklamalarmış. Resmî dairelerde belirli saat ve yerler dışında çay, sigara, kahve içmeyi, kahvehanelerde oyun oynamayı, içkili yerlerde belirli bir miktardan sonra alkol almayı yasaklayan Yazıcıoğlu,
Dördüncü Murat olarak anılmaktan pek hoşnut olmamış.
Ama bu yakıştırmanın yanında yılın bürokratı olarak da anılmış.
Aydın Valisi Olduğunda Başhekimi Görevden Neden Aldı?
Tokat’tan sonra Aydın’a atanan Yazıcıoğlu, gittiği her ilde “yasakçı vali geldi” gibi deyimlerle karşılaşmış.
Aydın’da pek hoş karşılanmayan Yazıcıoğlu, buradan da Erzincan’a gönderilmiş. Ama daha önce birilerini rahatsız edecek birkaç değişiklik yapabilmiş.
Bunlardan bir tanesi de bir başhekimi görevinden almasıymış.
14 Ağustos 1989 ile 19 Ağustos 1991 tarihleri arasında Aydın valiliği görevine atanan Recep Yazıcıoğlu, daha ilk günlerinde Nazilli SSK Hastanesi ile ilgili aldığı şikâyet üzerine hastaneye gitmiş.
Üzerinde tebdil-i kıyafetleriyle hastaneye giren Yazıcıoğlu,
Gördüğü bir hemşireye başhekimin odasını sormuş.
Ve hemşireden hemen hepimizin aşina olduğu umursamaz,
Küçümseyici davranışlarla dolu olan cevabı alarak üst kata doğru çıkmaya başlamış.
Üstünlük Taslamayan Vali, kapısı açık olan Başhekimin odasına girerek burada onu beklemeye başlamış.
Kısa süre içerisinde başhekim içeri girmiş ve “buyurun, ne istiyorsunuz” diye sormuş.
Yazıcıoğlu da hasta olduğunu, tedavi olmak istediğini ama hiç parasının olmadığını söylemiş.
Oranın hayır kurumu olmadığını, parası yoksa tedavi de olamayacağını söyleyen başhekime, devletin görevinin vatandaşına bakmak olup olmadığını sormuş sivil kıyafetler içindeki vali.
Aldığı cevap karşısında sinirlenen başhekim, valiyi odasından kovmuş.
Hemen o gün gerekli işlemlerin yapılmasını isteyen Yazıcıoğlu,
ertesi gün başhekimin yanına resmi kıyafetleriyle ve elindeki belgeyle gitmiş. Gördüğü manzara karşısında epey şaşıran başhekime vali, başhekimlik unvanından azledilmiş olduğu haberini vermiş. Erzincan Dönemi;
Bu tayin haberini aldığında Özal’ı arayarak “üstsüzlere karşı bir hata mı yaptık da defterimizi dürdünüz” demiş. Erzincan’daki görevinin ilk yıllarında yaşanan deprem yüzünden Recep Yazıcıoğlu büyük bir hayal kırıklığı yaşamış. Yerle bir olan şehir, enkaz altında hayatını kaybedenler, yakınlarını arayan perişan insanlar valiyi derinden etkilemiş.
Günlerce uyku uyumayan vali, sonunda şehrin yaralarını sarmak için kollarını sıvamış ve sadece 8 ayda halkla birlikte şehri ayağa kaldırmayı başarmış. Fakat Erzincan’da onu bekleyen bir olay daha varmış. 5 Temmuz 1993’te Sivas Katliamı’ndan yalnızca 3 gün sonra Başbağlar Katliamı yapılmış. Vali; kadın, erkek ve çocuklardan oluşan 33 kişinin bir camide canice katledildiği haberini almış.
Polisten vali olmaz dediği için merkeze çekildi
Teröristlerin katliam yeri olarak Başbağlar’ı seçmesinin nedeni ise şehirle arasında köprünün bulunmamasıymış. İşte bu durum valiye yeni projesi için güç vermiş. Devletin yıllardır yapamadığı ve 1 trilyon maliyet çıkardığı köprüyü 8 ayda 300 milyar maliyetle tamamlamış. Ki Yazıcıoğlu’nun bu projesi yıllar sonra Köprü isimli diziye ve Vali isimli filme konu olmuş. Günlerce göl kenarında yatan, şortu ve yalın ayaklarla inşaatta çalışan Yazıcıoğlu, bir kez daha olmaz denileni oldurmuş ve insanların takdirini kazanmış.
Erzincan Depremi
Aynı dönemlerde Yazıcıoğlu’nun dikkatleri üzerine çektiği bir diğer olay da emniyet müdürlerinin vali olarak atanması karşısında yaptığı yorumlar olmuş. Polisten vali olmayacağını söyleyen Yazıcıoğlu, Ankara’nın tepkisini çekmiş ve bir gece yarısı aldığı telefonla merkez valiliğine alındığını öğrenmiş. Kaba tabirle kızağa çekilen vali, duruma çok içerlese de ailesiyle birlikte Ankara’nın yolunu tutmuş. Bu dönemde Türkiye’nin pek çok ilini gezerek konferanslar vermiş.
Bir Yazıcıoğlu klasiği
Gümüşhaneli muhtarın kızının evi Erzincan depreminde yıkılınca muhtar, devletin deprem mağdurlarına vereceği evi almak için Erzincan'a kızının yanına gider.
Kızını alır, valilik binasına çıkarlar, öğlen arası olduğu için ellerinde evraklar beklemeye başlarlar.
Bu arada kot pantolonlu, yakası açık gömlekli biri gelir.
- "Amca buyur" der.
Muhtar derdini anlatır. Kot pantolonlu adam evrakları alır bir odaya gider, bir kaşe basar, diğer odaya gider başka bir evrak alır, doldurur, deftere kaydeder. En son kapısında "Valilik" yazan odaya girip çekmeceden bir mühür alarak kâğıtlara mührü basar ve muhtardan da imzalamasını ister. Muhtar, biraz da çekinerek,
- Yeğenim çok sağol ama vali bey sana kızmasın. - Yok amca kızmaz. - Sağ ol yavrum, adın nedir senin? - Recep benim adım amca. - Yoksa sen vali Recep Yazıcıoğlu musun? - He ya..
Trabzonlu Recep Yazıcıoğlu, devletin değil, milletin hizmetkârıydı.
Recep Yazıcıoğlu’nun Ölümü
Recep Yazıcıoğlu, gelen siyasi teklifleri de hep geri çevirmiş. 3,5 yıllık dinlenme döneminin ardından Denizli’ye atanan Yazıcıoğlu, yeniden aktif olarak görev yapma heyecanıyla yeni projeler üzerinde çalışmaya başlamış. Fakat gözlerindeki rahatsızlık onu engelliyormuş.
Son zamanlarda görme problemleri yaşayan vali, muayene olmak için Ankara’ya gitmeye karar vermiş.
Şoförüne kendi aracını hazırlamasını söylemiş.
Çünkü O, özel işlerinde hiçbir zaman makam arabasını kullanmazmış.
Aynı gün Ziraat Odası Başkanı Haldun Tellioğlu ile telefon konuşması yapan Yazıcıoğlu, Tellioğlu’nun başkente birlikte gitme teklifini kabul etmiş
Ve Tellioğlu “valime Mercedes yakışır” diyerek bir arkadaşının arabasını ödünç almış. Şoför olarak da çaycısını görevlendirmiş.
Yazıcıoğlu, kendi aracıyla gitmek istemesine rağmen Tellioğlu’nun yoğun ısrarları sonucunda Mercedes’e binmeyi kabul etmiş.
Tellioğlu’nun çaycısının kullandığı araba Ankara’ya 36 km kala aşırı hızdan dolayı takla atarak duvara çarpmış.
Ziraat Odası Başkanı olay yerinde hayatını kaybederken Yazıcıoğlu araçtan dışarı fırlayarak ağır yara almış.
Hastaneye kaldırılan vali 5 günlük yaşam savaşının sonunda, 8 Eylül 2003’te hayata veda etti.
Mercedes’in şoförlüğünü yapan çaycı ise kazadan yara almadan kurtuldu.
Eşi Meryem Yazıcıoğlu, kızları Rüveyda ile Necla ve oğlu Mehmet Kemal ile birlikte binlerce kişiyi yasa boğan olay, üzerinden yıllar geçmesine rağmen unutulmamış. Çoğu kişi bu kazanın bir suikast olduğunu düşünse de iddiaları doğrulayacak kanıtlar hiçbir zaman ele geçirilemedi.
Ölümünden sonra yokluğunu en çok hissedenlerden biri ise eşi Meryem Yazıcıoğlu.
Eşi Meryem Yazıcıoğlu
Vali hakkında, hem eşi hem de çocukluğunun birlikte geçtiği dayısının kızı olan Meryem Yazıcıoğlu’nun yaptığı açıklamalar, O’nu biraz daha yakından tanımanızı sağlayacak.
Evet, süper vali rahat giyinmeyi sever,
Kendiişleri için asla makam arabasını kullanmaz,
Valilik yaptığı yerlerde eski cipiyle giderdi.
İnancı tam olan Recep Yazıcıoğlu, namazlarını kaçırmaz,
Görevi dolayısıyla göz önünde olduğu zamanlarda ise ibadetiyle gösteriş yapıyormuş izlenimi vermemek için namazlarının kazalarını evinde kılardı.
Sivil kıyafetleriyle halkın arasına katılıp, denetim yapar,
Çabuk parlar ama öfkesi geçince insanları kırdığı için kendi kendini yermiş. Paraya pula önem vermez,
Korumayla gezmez ve kendisine hizmet ettirmezmiş.
Anlayacağınız O;
Türkiye’nin en genç valisi olmayı sonuna kadar hak etmiş, gelmiş geçmiş en sıra dışı vali unvanının hakkını da vermişti.
Nursel Dilek'in haberi: "Yazıcoğlu ailesi, sessizliğini ilk kez bozdu"
Süper vali... Efsane vali... Zıpkın vali... Aykırı vali...Sıra dışı vali... Türkiye’de vali dendiğinde akla ilk gelen isimdi Recep Yazıcıoğlu. Türkiye onu, sisteme, bürokrasiye, klasik devlet anlayışına karşı sert çıkışlar yapan, sözünü esirgemeyen biri olarak tanıdı. O ilk önce şen kahkahalarıyla dikkat çekti. Çünkü vali gülmez, fazla konuşmaz, bir imza atar, yazar geçerdi. Onun ise hiç eksik etmediği kahkahaları vardı. Aslında dünyaya karşı çıkışı bu kahkahalarının ardında gizliydi. Çoğu kişi yaşadığı şehrin valisinin ismini bilmezken, onu tanımayan yoktu neredeyse. Çünkü o hep halkın içinde, halkla birlikteydi. Kâh dağ başında, kâh valilik makamında, kâh azgın Fırat sularında. Takım elbiseyle gezdiği pek görülmezdi. Bir tişört ve şorttu en sevdiği kıyafeti. Aykırılığı kadar, ‘olmaz’ denilen projelere imza atmasıydı onu bilinir kılan. Ancak Türkiye’nin en genç valisi, genç yaşında ayrıldı aramızdan.
Beş yıl önce geçirdiği trafik kazasıyla hayatını kaybeden Vali Yazıcıoğlu, Köprü dizisiyle ekranlarda hayat buluyordu. Ayşe Kulin’in valinin bizzat kendisinden dinleyerek kaleme aldığı romanı, Yazıcıoğlu’nun en önemli projelerinden Köprü’yü konu ediniyordu. Peki, valinin hayatını ekran başından izleyen ailesi neler hissediyordu? O günleri nasıl anıyordu? Bu ve benzeri soruların cevabı için onların kapısını çaldık. Karşımıza acılı; ama Yazıcıoğlu soyadını gururla taşıyan bir aile çıktı. Ölümünün üzerinden 5 yıl geçmesine rağmen Meryem Hanım ve kızı, Recep Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili suikast ihtimalinin hâlâ akıllarında olduğunu söylüyor. Ziyaretimizde merak ettiklerimizin yanı sıra, Yazıcıoğlu’nun hayatının bilinmeyen yönlerini de öğrendik ailesinden. Eşinin ve kızının ağzından ilk kez dinledik onun hikâyesini.
DOĞUMLA KESİŞEN İLGİNÇ KADER
Sene 1948. Trabzon Sürmene’de bir recep ayı... Sürmene ilçesi Yılmazlar köyü Köprübaşı’nda İbişoğulları’ndan müftü Mustafa ve Fatma Yazıcıoğlu çiftinin ilk çocukları dünyaya gelir. İçinde bulundukları mübarek aydan ötürü baba, ‘Recep olsun’ der oğlunun adına. Evleri, ormanın arasında, patika yolun en ücra köşesindedir.
Sene yine 1948. Sürmene ilçesi Köprübaşı. Aylardan yine recep. Köyün diğer ucundaki yayla evi. Hasan ve Hatice Güneş’in bir kızı dünyaya gelir. Hasan Bey, köyün en zengin ağasıdır. Her şeyi vardır; ama bir oğlan çocuğudur gönlünden geçen. Pek belli etmez kimselere; velâkin “Karadeniz’de oğlan olmazsa bacalar tütmezmiş” sözü kulağındadır her daim. O gün atıyla yayla evine çıkarken önünü keserler ağanın: “Senin hanım yine kız doğurmuş.” “Hanım iyi mi?” diye sorar ağa. Önemli olan hanımıdır onun için. İyi olduğunu duyduğunda ferahlar içi. Yolunu kesenlere ise cevabı hazırdır: “Benim bir kızım bir de oğlum oldu. Oğlumun adı Recep. Kız kardeşim doğum yaptı. Kızımı kız kardeşime veririm. Böylece o da benim oğlum olur.”
Hasan Ağa, o gün yayla evine gittiğinde aynı şeyi söyler hanımına da. Recep onun da oğludur artık; hep ‘oğlum’ diye sever onu. Böylece Recep ve Meryem’in hayat arkadaşlığı doğar doğmaz başlar bir nevi.
RECEP, MERYEM VE ADNAN KAHVECİ
Recep ve Meryem, dayı-hala çocuklarıdır. İlkokulu beraber okurlar Köprübaşı’nda. Babası, Meryem’i Recep’e emanet eder. Recep de kendi gözünden bile sakınır onu. Yakın bir de arkadaşları vardır; Adnan. Gün gelecek Recep ile Adnan’ın kaderleri de birbirine benzeyecektir. Trabzon’dan çıkan iki önemli isim olacaklardır. Biri Maliye Bakanı Adnan Kahveci, diğeri Vali Recep Yazıcıoğlu. Recep, Adnan ve Meryem ilkokul üçüncü sınıfa kadar beraber okur. Recep onlardan daha çalışkan olduğu için sınıf atlar. Artık ayrı sınıftadır üç arkadaş. Meryem’in peşini bırakmaz Recep. Nereye gitse yanındadır. Onu kaybetmekten öylesine korkar ki bir gün sırtına vurup kaçar Meryem’in. O yumruğun sevgiden olduğunu anlamaz Meryem. Kızar, küser, ağlar, isyan eder Recep’e...
Kısa süre sonra Recep’in babası müftü olduğu için tayini Muğla Milas’a çıkar. Baba Yazıcıoğlu; Recep, Mustafa Sait, Leyla ve Selma’yı annelerine emanet edip gider Milas’a. Evin en büyük oğlu Recep için hayat başlamıştır artık. Odun kesip eve getirir, çayırları tırpanla keser, 10 kilometre uzaktaki değirmende mısır öğütür. Bir müddet sonra baba, onları da aldırır Milas’a. Meryem ve Recep’in ilk ayrılığı olur bu. Eşi Meryem Yazıcıoğlu çocukluk günlerini şöyle anlatıyor: “Bizim birbirimizi alacağımızı akrabalar söylerdi. Ben çok nazlanırdım onun karşısında. Beğenmez, havalara girerdim. Başka biriyle evleneceğimi söyleyip kızdırırdım onu. Onların tayini çıkınca uzun süre göremedim.”
Recep, Meryem’in sevgisini kalbine gömüp gider Milas’a. Onu en yakın arkadaşı Adnan’a emanet eder. Karadeniz’in uçsuz bucaksız serin yaylalarından, Ege’nin bu çok sıcak ilçesine gelir aile. Recep, ne zaman Meryem’i düşünse, içine bir sıkıntı düşse ve ne zaman çok sevinse atar kendini suya. Belki de “Beni bir tek ya dağlar ya da sular anlar” demesi bu yüzdendir.
BİR MÜHENDİS ÂŞIK OLDU KIZA, KAÇIRACAKLAR
Liseye gidinceye kadar göremez Meryem’i. Bir gün babasıyla çıkar gelir memlekete. İlk işi Meryem’i görmektir. Meryem’in babası ‘Oğlum geldi’ diyerek karşılar Recep’i. Meryem ise yüz vermez: “İçimde küçüklükten kalan bir korku var. O gün annem çağırdı, Recep geldi diye, ben de ‘Bana ne’ dedim. Sonra gittim ‘Hoş geldin’ deyip çıktım dışarı. Yanıma geldi, ‘Hoş geldin deyip gittin’ dedi. ‘Bu kadar yeter’ dedim. ‘İyi o zaman ben gidiyorum’ dedi. ‘Güle güle’ dedim...” Çocuklukta vurduğu yumruğun öcünü alır o gün Meryem. Ama Recep, ‘Beni bekle’ sözünü alamaz Meryem’den, döner Milas’a.
Ankara Hukuk Fakültesi’ni kazanır. Memlekete gelemese de mektuplarını yollar Meryem’e. Lamı cimi yoktur, alacaktır Meryem’i. En sonunda ikna eder, son mektubunda ‘tamam’ der Meryem. Üniversite imtihanlarından gelemez Recep köye. Kardeşinin eline bir yüzük, bir de inci kolye tutuşturur. O Ankara’da, Meryem Trabzon’da ayrı ayrı nişanlanırlar. Dört sene birbirlerini göremezler. Recep son sınıftayken bir mektup alır baba dediği dayısından: “Bir mühendis âşık oldu kıza. Peşini bırakmıyor. Camiye bile gidemiyorum, kızı kaçıracaklar diye. Gel al kızı.” Hemen atlar otobüse, köye gelir Recep. Bir nikâh kıyılır, apar topar getirir Meryem’i ailesinin yanına.
Gelinliği sevmediği için giydirmez Meryem’e. O da heves etmez zaten. Okulda çıkan boykotlar en çok onun işine yarar. Recep, Meryem’i görmek için yollarda geçirir bir seneyi.
SİLAH ZORUYLA AÇTIRILAN YOL
Yıl 1968. Çekingen, cılız, kimsenin yüzüne bakmadan konuşan Recep, maiyet memurudur (kaymakam vekili) artık. Görev yeri ise Aydın’dır. Altı ay boyunca ildeki bütün kurumlarda görev yapar. Mevzuatları inceler. Neler yapıldığını, müdürlerin nasıl çalıştığını, memur psikolojisini öğrenmeye çalışır.
İlk iş, ilk deney, ilk görev her röportajında dile getireceği bir şeyi öğretir ona: “Bürokrasi hastalığı.” Halka karşı sert olmak, halka tepeden bakmak, işi yokuşa sürmek, vatandaşı engellemek, bugün git yarın gel anlayışı yani...
Bürokrasi hastalığına karşı belki o zamanlarda bir nefret uyanır içinde. Ancak her zaman ‘Bu sistem değişmeli’der Yazıcıoğlu. Ona göre bürokrat halka karşı değil, devlete karşı sorumludur. O dönemlerde yaptığı çıkışlarla farklı olacağının sinyallerini verir genç kaymakam vekili: “Her şeyin devletten beklenmemesi gerektiğini söylüyordu. Onun derdi sistemleydi. Hep bu sistem değişmeli derdi. Çünkü sistem değişirse, Türkiye değişecekti.”
Yazıcıoğlu’nun sistemle başa çıkma yarışı başlar artık. Her gittiği ilde çıkışlarıyla dikkat çeker. Halkın içindedir çoğu zaman. Bu da onu ‘farklı’ kılan en önemli özelliği. Aslında onun farklılığı sıradan olmasında yatar. Kaymakam vekilliğinde tecrübesi artınca Ankara’ya kaymakamlık kursuna çağrılır. Başarıyla tamamladığı kurstan sonra nihayet kaymakamdır Recep Yazıcıoğlu. İlk kaymakamlık deneyimini Rize Kalkandere’de edinir. Eski adı Kanlıdere’dir ilçenin. Sürüp giden kan davalarından dolayı bu ismi almıştır. 12 Mart Muhtırası o dönemde gerçekleşir. Ve sıkıyönetim ilan edilir ülkede. Türkiye genelinde yaşanan bu gerilimli havadan Kalkandere de nasibini alır. Çiçeği burnunda kaymakam da başına geleceklerden habersizdir: “Biz Kalkandere’ye gelmeden önce bir yol açılmış. Yol bir yere gelmiş, bir yerden sonra tıkalı. Halk yolun açılmasına, yaylalarından geçilmesine müsaade etmiyor. Kaymakam Bey de silah zoruyla yolu açtırdı.” O gün evden savaşa gider gibi çıkar kaymakam. Bir greyder, bir de gangster gibi cesaretli birini ister yanına. Bir taraftan ağaçlar, diğer taraftan mısırlar kesilir. Gürültüyü duyan halk koşar gelir. ‘Arazimiz gasp edildi’ diyerek bağırmaya başlar. Adamın biri bir kaya parçasını alarak üzerine yürür kaymakamın. Ancak cebinden çıkarttığı silahı dayar çenesine. Türkiye’de ilk kez bir yol silah zoruyla açılır. Ve kaymakam Recep Yazıcıoğlu ilk kez yetişemez cuma namazına.
Daha ilk kaymakamlığında politikacılarla çatışma yaşar ve tayini çıkarılır. Tayinin çıktığını öğrenip eve geldiğinde ise neden gönderildiğini şöyle anlatır eşine: “Hanım, biz hiçbir zaman el etek öpmedik, başımız dik, alnımız ak görev yaptık. Mükâfat olarak Adana-Bahçe’ye sürdüler.”
Politikacılarla kavgası ilden ile sürükler onu. Sırasıyla Ağrı-Hamur, Çanakkale-Ayvacık, Hatay-Kırıkhan, Çorum-Alaca ve Bolu-Akçakoca’da kaymakamlık yapar. Ancak her gittiği yerde bir Recep Yazıcıoğlu değişimi yaşatır.
KAHVEHANELER OKUMA SALONU OLDU; EVREN YAŞI KÜÇÜK DİYE REDDETTİ, ÖZAL VALİ YAPTI
Değişim aslında, Yazıcıoğlu için sıradan olanı yapmak, sıra dışı bürokrasiyi reddetmektir. Makamının kapılarının ardına kadar açık olması da bu yüzdendir. Alaca Kaymakamı iken ilk defa makam odasına “Kapıyı vurmadan girin” şeklinde bir yazı asar. Halk ilk kez böyle bir şeyle karşılaştığı için kapının boyalı olduğunu zanneder. Yazı, uzun süre kapıda asılı kalınca herkes anlar kaymakamın niyetini. Son kaymakamlık yeri Bolu-Akçakoca’da adından söz ettiren çalışmalara imza atar Yazıcıoğlu. Kahvehaneleri kıraathaneye dönüştürerek okuma salonları açar, Akçakoca’nın çehresini değiştirir: “Akçakoca’da bir seferberlik başlatmıştı. Herkes evindeki kitapları kahvehaneye taşımaya başladı. İlçede yıllardır devam eden kaçakçılığın önüne geçti böylece.”
Kaymakam Recep Yazıcıoğlu 30 yaşlarına gelmiştir artık. Gittiği çoğu ilçede yaptığı hizmetler Ankara’dan duyulup hükümetin dikkatini çeker. Akçakoca’da kaçakçılığın önüne geçmesi, pislikten geçilmeyen fırınların temizlenmesi derken hakkında anlatılanlar dönemin başbakanı Turgut Özal’a kadar ulaşır: “Başbakanlık müsteşarı Hasan Celal Güzel, Özal’a ‘Tam istediğiniz biri’ diye tanıtmış kaymakam beyi. Özal da “O zaman git çalışmalarını izle, bana haber ver” demiş. Güzel, Ankara’ya döndüğünde kaymakamın çalışmalarını heyecanla anlatır Başbakan’a. Özal’ın direktifi ile valiler kararnamesine alınır Recep Yazıcıoğlu. Ancak dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren ‘yaşı küçük’ diyerek itiraz eder duruma. Recep Yazıcıoğlu’nun vali olması kararı Köşk’le krize neden olur. Aradaki buzlar ancak altı ay sonra erir. Sonunda 36 yaşındaki Recep Yazıcıoğlu, Türkiye’nin ‘en genç valisi’ olarak Tokat’a tayin edilir.
DEVLET-MİLLET EL ELE
Tokat’ta ilk işi eğitim alanında çalışmalar yapmak olur. Gerisini Meryem Hanım’dan dinliyoruz: “Tokat’a gittiğimizde köylerdeki çocuklar ahır gibi yerlerde okuyorlardı. Bunları izleyince hemen bir okul kampanyası başlattı. Devletten para gelmesini beklemezdi. Halkla birlikte para gelmeden işe başlardı. Kısa sürede 3-4 bin derslik açıldı.” Yazıcıoğlu Tokat’ta görev yaptığı beş yılda ‘devlet-millet el ele’ sloganıyla okulsuz köy bırakmaz. Yaptığı her okulda bir vali gibi değil, şantiye şefi gibi çalışır. Bakanlığın ödediği küçük meblağ henüz yoldayken o çimentoyu, demiri, pahalanmasını beklemeden depoya aktarır.
Önceleri tepki gösteren, çekinenler, sonraları onu takdir etmeye, kente can veren vali olarak anmaya başlar. Görev yaptığı yıllar Tokat’ın altın yılları olarak tanımlanır. Karakola ‘pembekol’ demesi, kola yerine süt için kampanyası, kepek ekmeğini önermesi onu dikkat çeken isim yapar. Yaptıkları Devlet Planlama Teşkilatı’na model, üniversitelere ise doktora tezi olur.
TOKAT’IN DÖRDÜNCÜ MURAT’I, YILIN BÜROKRATI
Sıra dışı, efsane, süper vali isimlerinin arasına valiliği döneminde ‘Dördüncü Murat’ lakabı da eklenir. Resmî dairelerde belli saat ve yerler dışında sigara, çay ve kahve içmeyi, kahvehanelerde kâğıt ve okey oynamayı yasaklar. Bu yasak ve sınırlamaların yanında bir de bildiri yayımlar kentte. İçkili yerlerde kişi başına bir küçük şişe rakı veya üç şişeden fazla bira içilmeyeceğini duyurur. Bu nedenle Tokat’ta adı artık ‘Dördüncü Murat Recep Yazıcıoğlu’dur. Ancak kendisine atfedilen bu lakap, diğer isimlerinin yanında onu pek hoşnut etmez.
Kızı Rüveyda Durmaz Yazıcıoğlu’na göre babasının böyle bir kampanya başlatmasının altında yatan amaç ise aslında çok başkadır: “Babamın makamının kapıları açılınca kadınlar da gelmeye başladı. Özellikle kocasından dayak yiyenler. Baktı ki bir sürü kişi içki yüzünden Tokat’ta kocasından dayak yiyor. Babam da içkiyi yasakladı. Ama Ankara’dan çok tepki aldı.” İlk defa bir valinin sesini yükseltmesi Ankara’nın hoşuna gitmez. Ancak gelen tepkiler yıldırmaz valiyi. Halktan gelen destek ise kararlılığını artırır.
Hürriyet’in ‘Dördüncü Murat’ başlığıyla yayımladığı haber uzun süre canını sıkar valinin: “Ben Dördüncü Murat değilim. 20. yüzyılda Dördüncü Murat’ın işi ne? Hem o içkiyi yasaklamış, kendisi içmiş, ben içmiyorum ki. Ben halkın sağlığını düşünüyorum.” diye hayıflanır eşine. O gün eve geldiğinde suratı asıktır. Eve gelen telefonlar ise doğru bir iş yaptığının göstergesidir: “Zile’den hanımlar arayıp valinin elini öpmeye, ona teşekkür etmeye geleceklerini söylediler. Aylardır kocalarının eve uğramadığını, yasak sayesinde eve gelmeye, çocuklarıyla ilgilenmeye başladıklarını anlattılar. Bu, onu çok sevindirdi.” Tokat’ta kısa sürede yaptığı hizmetler yılın bürokratı unvanını kazanmasını sağlar. Evinin başköşesini süsleyen bu ödülün altında verilme nedeni olarak şöyle yazar: “Türkiye’nin en genç valisi olmasına karşın Tokat’ta döneminde yapılan ilkokul ve sağlık ocağı sayısının Cumhuriyet döneminden fazla olması!”
YAZICIOĞLU’NDAN TURGUT ÖZAL’A: ÜSTSÜZLERE KARŞI BİR HATA MI YAPTIK?
Tokat’ın Dördüncü Murat’ı 41 yaşındadır artık. Ancak hoşlanmadığı bu lakap peşini bırakmaz Yazıcıoğlu’nun. Her gittiği ilde ‘yasakçı vali geldi’ diyerek karşılanır. İkinci görev yeri Aydın’da da durum farklı değildir. Aydın’a gitmeden önce yeni valiler Özal’ı ziyaret eder. Makamına gelen valilere Özal’ın nasihatleri vardır. Yazıcıoğlu’na doğru bakarak, “Yeni illerinizle eski illerinizi karıştırmayın. Tokat’ta bu işler eli sopalı yapılır ama Aydın’da üstsüzler var.” der. Yazıcıoğlu da “Biz eli sopalı iş yapmadık. Adımız Dördüncü Murat’a çıktı, biz halkla gönül bağı kurduk.” der.
Tokat’ta uygulamaya koyduğu eğitim ve sağlık seferberliğini burada devam ettirir süper vali. Aydın halkı alışık değildir böyle bir valiye. Yaptırmaya alışık oldukları istekleri, tayin talepleri ters tepince soluğu Ankara’da alır çoğu. Yeni Başbakan Mesut Yılmaz ise bu tepkilere bigâne kalmaz. İzmir veya İstanbul valisi olacağı kulaktan kulağa yayıldığı günlerde Erzincan’a gönderilir Yazıcıoğlu: “O gün ilk işi Özal’ı aramak oldu. ‘Üstsüzlere karşı bir hata mı yaptık da defterimizi dürdünüz?’ diye çıkışmıştı.” İki yıl görev yaptığı Aydın’dan Erzincan’a gider Yazıcıoğlu. Aslında Mesut Yılmaz istemeden de olsa ona bir iyilik yapmıştır. Yıllar sonra Erzincan’ı Erzincan yapacağı ve siyasete girmesi için politikacıların peşinden koşacağı bu ismi, kendince sürgüne göndermiştir. Ancak Vali Yazıcıoğlu, sürgün yerinden efsane olmayı başararak çıkacaktır.
ŞEHRE BİR VALİ GELİR, ŞEHİR DEĞİŞİR
Valinin Aydın’dan ayrılmasına üstsüzler değil, politikacılar sebep olur. Zaten hiç sevmediği siyaset, yine canını sıkar. Daha başladığı projeleri gerçekleştiremeden Erzincan’a gitmenin acısını yaşar. Ama yeni il, yeni projeler demektir. Bir puzzle gibidir şehirler onun için. Doğru zamanda, doğru kareyi yerine koymak, eksiksiz olarak tamamlamak için çabalar durur. Gittiği her ilde yaptığı gibi ilçeleri ve köyleri tek tek gezerek işe başlar. Erzincan’ın neye ihtiyacı olduğunu anlamak için saha taraması yapmak, halkın içine karışmak en doğru yöntemdir.
Ancak daha görevinin ilk yıllarında Erzincan’da meydana gelen deprem, hem şehri hem de valinin hayallerini yerle bir eder eşinin tabiriyle: “O gün Ankara’ya bir seminere gitmişti. Ben de Erzincan’daydım. Hemen arayıp iyi olduğumuzu söyledim. Ancak Erzincan yerle bir olmuştu.”
Vakit kaybetmeden Erzincan’a hareket eder vali. 6,8 büyüklüğündeki depremden geriye, yıkık dökük binalar, üstü örtülü cesetler kalır. Gördüğü manzara karşısında o da kalır enkaz altında. Günlerce bir bisküvi ve çayla valilik binasında sabahlar. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, vekiller...ad Hepsinin dilinde aynı şeyler terennüm eder: “Sabırlı olun, yaralar sarılacaktır!”
Ne var ki Yazıcıoğlu her şeyin devletten beklenmeyeceğinin bilincindedir. Yine halkla birlikte bu yükün altından kalkmaya çalışır. Erzincan’daki ilk sınavını depremle veren vali, şehri sekiz ayda ayağa kaldırır. Erzincan’da deprem sonrasında edindiği tecrübeler ve şehri kısa zamanda hayata döndürmesi Marmara Depremi’nin yaşandığı günlerde adının sıkça anılmasına sebep olur: “Marmara Bölgesi’ne deprem valisi olarak gitmek istiyordu. Ancak devlet kendisine böyle bir teklif bile sunmadı.”
Yıl 1993. Aylardan temmuz. Erzincan’ın gündeminde depremden sonra terör vardır. Sabaha karşı çalan telefon ona insanın insana karşı yaptığı en akıl almaz vahşetlerden birini haber verir: “Sayın valim, Başbağlar’da katliam olmuş!” O gün evi arayan Erzincan kaymakamıyla birlikte Başbağlar köyüne doğru yol alır. Gördüğü manzara karşısında dehşete düşer. Kadın, erkek, çoluk, çocuk... Camiye toplanıp katledilmişlerdir. Duvara bir de yazı asılmıştır: “Bu, Sivas’ın misillemesidir. Devam edecek.”
Vali Yazıcıoğlu, Erzincan’da giderek tırmanan terörü önceden hissetmiş ve Ankara’dan bununla ilgili bir komando birliği gönderilmesini talep etmiştir. Ancak terörde Erzincan’ın önceliği olmadığı söylenerek bu isteği reddedilir. Vali depremin yaralarını henüz yeni sarmışken bu kez de terör belası vurmuştur şehri: “Başbağlar’a zaten çok sık giderdi. Gece bir kalkardım Vali Bey yerinde değil. ‘Neredeydin?’ diye sorardım. ‘Köyleri dolaştım, terörist avına çıktım’ derdi. Çoğu zaman cipine atlayıp koruma almadan en ücra köylerde dolaşırdı. Jandarmadan, emniyetten haber geldiğinde o da çatışmaya giderdi.” Bazı köyler onun sayesinde ilk kez bir vali görür. Onun da kendileri gibi bir insan olduğunu, aralarında kocaman duvarlar olmadan sohbet edebilmenin, derdini anlatabilmenin keyfini yaşar halk. Katliamın bu köyde yapılmasının sebebi, şehirle arasında köprünün olmamasıdır. Başbağlar Katliamı, valiye hayatının projesinin kararını verdirir.
DEVLET 30 YIL YAPAMADI, KÖPRÜ SEKİZ AYDA BİTTİ
Erzincan’da gerçekleştirmek istediği iki büyük hayali vardır valinin. Birisi yıllardır siyasilerin gelip gidip nutuk attığı, ancak 30 yıldır gerçekleştirmediği köprü. Diğeri ise Kemaliye ilçesini İç Anadolu’ya bağlayan, Ankara ile arasındaki mesafeyi 220 kilometre kısaltan Taşyol. Vali’nin iki projesi o günlerde ailesinden ve Erzincan’dan biraz uzaklaşmasına sebep olur: “O Kemaliye’yi Karadeniz’e benzetirdi. Erzincan’la arasında 4 saatlik mesafe olmasına rağmen çok sık gidip gelirdi. Hatta artık kendisinden kuşkulanıyordum. Her gün sekiz saatlik yol gelip gidiyorsun diye kızıyordum. O da ‘Kemaliye kayalarında bir hanım var, onu görmeye gidiyorum’ derdi. Ben de ‘Gelir o kadını kayalardan aşağı atarım’ derdim.” Vali’nin Kemaliye ziyareti memleket havasını burada bulmasından ziyade, ‘Hayatımın projesi’ dediği ve gün gelecek romana, diziye konu olacak ‘Köprü’yü inşa etmektir aslında.
Ne var ki Kemaliye’nin kaderinde köprüsüzlük, yıllardır çözüm bulamayan en önemli sorundu. Keban Barajı’nın yapımı nedeniyle Fırat Nehri’nin köprüyü yutması, ulaşımın 30 yıl boyunca feribot ve salla yapılmasına neden olmuştu. Köprünün olmaması 23 köyün bağlantısının kopmasına, buralarda terör olaylarının artmasına yol açmıştı. Ve göl kenarında doğum yaparak ölenler, hastaneye yetişemeyip hayatını kaybedenler... Bu nedenle köprü, hem Erzincan’ın hem de valinin hayatının projesi anlamına geliyordu. Ancak devletin 30 yıldır yapamadığı bu inşaatı yapmak onun için de kolay olmayacaktı.
1 TRİLYON YERİNE 300 MİLYAR
Gece gündüz göl kenarında yatar vali. Şantiye şefliğini burada da sürdürür. 30 yıldır devletin sadece bakıp gittiği yerde bir devlet adamının üzerinde şortu, yalınayak çalışması umutlarını artırır herkesin: “Eve gelirdi, sıcaktan dudakları çatlamış, kan akıyor. ‘Bu köprü bitecek hanım, ben bunun altından kalkacağım. Gerekirse gece gündüz çalışacağım’ derdi. Köprü bittiğindeki heyecanını hayatım boyunca unutamam.” Fırat’ın iki yakasını birbirine bağlayan Başpınar Köprüsü, 22 köyün çeyrek asırlık hasretini bitirir. Vali köprünün yerine yerleştirildiği üç gün boyunca oradan ayrılmaz.
Devlet köprünün yapımı için bir yıl önce 1 trilyon maliyet çıkarır valiye. Özel İdare, merkezden gelenler, yöre halkından toplanan para derken 300 milyara mal olur köprü. Hayatımın projesi dediği köprü ona yaşamının en anlamlı işi olarak ve dualarla geri döner.
APO GEL BERABER RAFTİNG YAPALIM!
Köprünün yapılması, köylerle bağlantının kurulmasına, bu sayede terörün azalmasına vesile olur. Ancak köprü, Erzincan halkına valinin pek bilmediği bir yönünü de gösterir. Yıllardır ocaklar yıkan azgın Fırat, artık valinin rafting yaptığı bir spor alanı hâline gelir. Başbağlar katliamıyla anılan Erzincan’ın çehresini yaptığı sporlarla değiştirmeye çalışır vali. Hatta Erzincan’ın terörle anılmasına mâni olmak için sık sık demeçler verir gazetelere: “En çok sevdiği sulardı. Hayatla boğuşur gibi sularla boğuşurdu. Terör onu korkutmazdı. ‘Apo, gel beraber rafting yapalım’ diye demeç bile verirdi.”
Vali Yazıcıoğlu, Erzincan için hayal ettiği çoğu projeyi hayata geçirir. Devletin ‘olmaz’ dediği işleri oldurur. Daha çok iş yapmaya, daha çok proje üretmeye çalışır. O dönemler emniyet müdürlerinin vali olarak atanması biraz kızdırır Vali Yazıcıoğlu’nu. ‘Polisten vali olmaz’ diyerek tepkisini gösterir Ankara’ya. Ancak sert çıkışları Ankara’yı yine rahatsız eder: “Evde otururken gece 12 gibi bir telefon çaldı. Arayan gazetecilerden biriydi. ‘Sayın valim merkeze alınmışsınız’ dedi. O da ‘Biz zaten valiliği bitirdik, hayırlı olsun’ dedi. O gece çok ağladım.”
Terfi etmesi beklenirken 9 yıl görev yaptığı Erzincan’dan merkez valiliğine alınır Yazıcıoğlu. Aileye belli etmese de hazmedemez durumu. Ankara’ya geldiğinde üzüntüsü yüzüne vurur, kilo verir hızla. Kendisini Türkiye’yi dolaşmaya, konferans vermeye, derdini anlatmaya adar. Üç yıl kaldığı Ankara’da siyasi teklifler de peşini bırakmaz Yazıcıoğlu’nun.
SEN BAŞKAN OLURSAN PARTİYE GİRERİM
Vali Recep Yazıcıoğlu içinde bulunduğu ortama ve halkın sevgisine rağmen hiçbir zaman siyasete girmeyi düşünmez. Neden siyasete girmediğini soranlara ise cevabı hazırdır: “Ben tek başıma bir partiyim. Partinin yaptığı bir yanlış benim yanlışım anlamına gelir. Ben kaldıramam. Parti valisi de olmam, partici de.” Görev yaptığı yıllarda Anavatan ve Doğru Yol Partisi’nden teklif alır. 2002 yılında ise AK Parti’den... Ancak o mevcut çarkın içinde yok olmaktansa halkın gönlünü fethetmeyi yeğler.
Siyasi arenada onun güvendiği tek isim vardır o da kader arkadaşı Adnan Kahveci: “Bir gün eve gelip, siyasete gir, dedi. O da, ‘Sen genel başkan olursan girerim’ dedi. Ama böyle bir ortam oluşmadı.” Elinin tersiyle ittiği siyasi teklifler, onu siyasete çekemez hayatı boyunca. 3,5 yıl merkez valiliği yapan Yazıcıoğlu, neden alındığını soranlara, ‘Erzincan’daki çalışmalarımın mükâfatı’ der. Valinin son görev yeri ise Denizli olur. Denizli’ye tayin edildiğinde tekrar aktif valiliğe dönmenin heyecanıyla proje üretmeye başlar. Ancak gözlerindeki rahatsızlık onu işlerden biraz alıkoyar.
BENİM SONUM YOLLARDA OLACAK
2 Eylül 2003... Bir süredir çift görme rahatsızlığı yaşayan vali, Ankara’ya gidip muayene olma niyetindedir. Devletin malını hiçbir şahsi işinde kullanmadığı için o gün makam arabasını da almak istemez. Kendi aracını hazırlamasını ister şoföründen. O gün Ziraat Odası Başkanı Haldun Tellioğlu kendisini arayarak birlikte gitmeyi teklif eder. Tellioğlu, ‘Valime Mercedes yakışır’ diyerek arkadaşından arabasını ödünç alır. Kendi kullanamayacağı için çaycısını görevlendirir. Vali Bey’in evine geldiklerinde ısrarla Mercedes’le gitmelerini ister. Vali de ısrara dayanamaz ve tamam der: “Adnan Kahveci’yi trafik kazasında kaybettiğimizde ‘Benim sonum da yollarda olacak’ dedi. Bu yüzden ne zaman arabayla bir yerlere gitse içimde hep bir endişe vardı. O gün aynı tedirginliği yine hissettim.”
Vali Bey’i taşıyan araç Ankara’ya 36 kilometre kala Temelli yakınlarında aşırı hızdan dolayı takla atarak duvara çarpar. Ziraat Odası Başkanı olay yerinde hayatını kaybeder, trafik raporuna göre de Recep Yazıcıoğlu araçtan fırlamıştır. Aracı kullanan kişi ise kazadan yara almadan kurtulur. Haber önce İzmir’deki kızına verilir valinin. Aile apar topar Ankara’ya gelir. Kaldırıldığı İbn-i Sina Hastanesi’nin önü, sevenleriyle dolup taşar. 55 yıldır taşıdığı yük, artık ağır gelir ona, daha fazla taşıyamaz. Vali Yazıcıoğlu, beş gün kaldığı yoğun bakımdan çıkamaz. Sürmene’de başlayan hayatı Ankara yakınlarında son bulur. Bir recep ayında geldiği dünyaya, yine bir recep ayında veda eder, Vali Recep Yazıcıoğlu.
Meryem Yazıcıoğlu’nun beş yıldır beynini kemiren bir soru var. Eşinin suikasta kurban gittiği iddiaları. Tehlikelerin üzerine cesurca giden birinin böylesi bir kazada hayatını kaybetmesini içine sindiremiyor Meryem Hanım. Aile birkaç kez bunun için araştırma yapmış; ama nafile. Kızı Rüveyda Hanım, babasının hızı sevmediğini, çift şeritli bir yolda böyle bir kaza ihtimalinin olmadığını dile getiriyor. Ailenin cevap bulamadığı sorular ise hâlâ akıllarını kurcalıyor: “Neden kendi arabasıyla gitmedi? Mercedes marka araba niye çaycıya emanet edildi? Takla atan ve iki kişinin öldüğü arabadan şoför, nasıl çizik almadan kurtuldu?...”
Vali Yazıcıoğlu’nun ölümü mevzu bahis olunca ailenin acısı bir kat daha artıyor. Yıllardır gün yüzüne çıkmayan soruların cevapları aranıyor. Ancak onlar, akıllarındaki sorulara cevap bulsa bile bunun kendilerini tatmin etmeyeceği görüşünde: “Biz zaten her şeyimizi kaybettik. Suikast olsa ne olur olmasa ne?”
Beş yıl önce bir ateş düşer; ama bu kez düştüğü yeri yakmaz. Erzincan, Tokat, Aydın, Denizli bir yana, en genç valisini, genç yaşında kaybeder Türkiye. Onu bu kadar sevdiren hayata geçirdiği fiziki köprüler değildir aslında. 8 Eylül 2003 günü hayatla ölüm arasındaki köprü kesilse de onun halkla kurduğu köprü uzun yıllar devam edecektir. O demokrasinin ve halkın gücüne inananların zafer işaretiydi sanki...
Vali Yazıcıoğlu, acılı bir eş, kızları Rüveyda ve Necla, oğlu Mehmet Kemal’i ve çok sevdiği torunu İlayda’yı bırakır ardında. Yazıcıoğlu’nun vefat ettiği günkü acıyı hâlâ hissettiğini söyleyen Meryem Hanım, valinin gömleğini ise yanından ayırmıyor: “O gitti, eşyaları kaldı. Gömleğini yastığımın altında saklıyorum. Nereye gitsem onu da yanımda götürüyorum. Onsuz uyumuyorum.”
Kızı Rüveyda Yazıcıoğlu Durmaz: DİZİYİ ARTIK İZLEMİYORDUK
Köprü dizisiyle ekranlarda yeniden hayat bulan Yazıcoğlu’nun ailesi, diziye biraz tepkili. Yayınlandığı ilk günlerde ekran başından ayrılamayan Yazıcıoğlu ailesi, diziyi daha sonra izlemediklerini söylüyor. Sebebi ise dizinin, romanın aslından bir hayli uzaklaşması: “Köprü köprülükten çıktı, sürekli terör konu ediliyor. Babam Erzincan’da bu kadar terör olayıyla uğraşmadı ki.”
Rüveyda Yazıcıoğlu, ilk gün diziden çok etkilendiğini belirterek ‘Sanki babamı gördüm’ diyor. Meryem Hanım ise hıçkırıklarla ağladığını anlatıyor: “Vali Bey’i canlandıran Erdal Beşikçioğlu’nun hareketleri birebir Recep’inkilerle örtüşüyor. Bakışları bile eşiminkine benziyor.”
Erdal Beşikçioğlu: Bu rol için çok iyi hazırlandım. Köprü'de "Süper Vali"yi canlandıran Beşikçioğlu, "Günlerce Recep Yazıcıoğlu'nun TV'deki konuşmalarının CD'lerini izledim, anılarını da başucu kitabı yaptım."
Necdet Başoğlu: Adını tarihe yazdıran vali 12 Eyl 2020 Bugün sizlere “Efsane Vali” olarak gönüllerde taht kurmuş bir kişiden bahsetmek istiyorum. Süper vali ve aynı zamanda 4. Murat lakabı da takılan bu vali, Yine Türkiye’de nam yapmış ve doğum yerleri aynı olan, Devlet eski Bakanı Adnan Kahveci ile aynı kaderi paylaşmıştı. İkisi de elim bir trafik kazası sonucu hayatlarını kaybetmiş, Türkiye’yi yasa boğmuştu. Evet, Recep Yazıcıoğlu, Türkiye Cumhuriyeti tarihine adını yazdırmış önemli bir bürokrat idi. O’nunla ilgili her ne okuduysam, Ne gördüysem, Duygulanmışımdır. Merhum Yazıcıoğlu, sıra dışı yönetim şekli ve aykırılığıyla bir kesimin oklarını üzerine çekerken, bir kesimin de gönlünde taht kurmuştu. Ayrımcılık yapmaması, Üstünlük taslamaması ve kendini görev yaptığı yerleri iyileştirmek için paralamasıyla tanınmış, Merhum Cumhurbaşkanı, Başbakan ve ANAP’ın Kurucusu ve Genel Başkanı Merhum Turgut Özal’ın desteğiyle Türkiye’nin en genç valisi olmuştu. Kimdi bu Recep Yazıcıoğlu? Türkiye...
Yavuz Donat: Recep Yazıcıoğlu 30 Aralık 2012, Pazar Denizli'deydik... Vali Bey'le beraber... Öğle yemeği yiyecektik. "Gel" d emişti: -Çarşıda esnaf topluca yemek yiyor... Onlarla birlikte yiyelim... Esnafın derdini de dinlersin. Gitmiş ve yazmıştık. Onu da zamansız kaybettik... Trafik kazasında. Dostumuzdu... Çoğu kez makam aracına binmez, yürürdü. Bir gün... Erzincan Valisi iken... Ankara'ya gelmiş. Yürüyerek Başbakanlığa gitmiş. Bu sırada görevli durdurmuş: -Hoop hop hemşehrim... Dur... Kimsin?... -Ben Erzincan Valisi'yim... -Yok yaaa... Sen Erzincan Valisi'ysen ben de Fransa Cumhurbaşkanı'yım... Delinin zoruna bak... Valiymiş... Dur bakalım... Kimliğini çıkar. "Efsane valiydi." Halkın içindeydi. Kaynak: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/donat/2012/12/30/recep-yazicioglu
KÖPRÜ'DE DUYGUSAL BULUŞMA ARKA PLAN MERHUM RECEP YAZICIOĞLU'NUN HAYTINDAN KESİTLERİ EKRANA TAŞIYAN "KÖPRÜ"NÜN OYUNCULARIYLA "SÜPER VALİ"NİN EŞİ VE ÇOCUĞU İLK KEZ BİR ARAYA GELDİ. ESKİŞEHİR'DEKİ BÜYÜK BULUŞMAYI MİLLİYET TELEVİZYON ADIM ADIM İZLEDİ.
Yazıcıoğlu: "Bordromdan utanıyorum" Aydın Valisi Recep Yazıcıoğlu, "Ben 3.5 milyon lira maaş alırken, aynı bordrodan 500 bin lira maaş alanlar var" dedi.
Kamu hizmetleri motivasyon kuramı çerçevesinde vali Recep Yazıcıoğlu'nun mülki idare amirliği dönemi üzerine bir inceleme Çalışmada, Vali Recep Yazıcıoğlu'nun bir mülki idare amiri olarak sergilemiş olduğu tutum ve davranışlar, Kamu Hizmetleri Motivasyon Kuramına göre analiz edilmiştir. Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çalışmanın kuramsal boyutu olan Kamu Hizmetleri Motivasyon Kuramı incelenmiştir. Yine bu bölümde çalışmanın araştırma tasarımı olan nitel araştırma yöntemi ve bu yöntemin alt dalları olan "Tarihsel Araştırma Tekniği, Betimsel Araştırma Tekniği, Sözlü Tarih Tekniği, İçerik-Doküman Analizi ve Yarı Yapılandırılmış Mülakat Tekniği" incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünü literatür taraması oluşturmaktadır. Bu bölümde mülki idare amirlerinin hatıraları, kamu yönetimi reform raporları ve mülki idare araştırmaları incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Tanzimat'tan günümüze kadarki süreçte mülki idarede yaşanan dönüşüm tartışılmıştır. So...
Denizli Valisi'nin rafting keyfi... 20.06.2003 Denizli Valisi Recep Yazıcıoğlu, doğa yürüyüşü ve dağ tırmanışlarından sonra, bu kez Büyük Menderes Nehri'nde rafting yaptı. Çal ve Bekilli ilçelerindeki incelemelerinin ardından Büyük Menderes Nehri'ne inen Vali Yazıcıoğlu, Antalya'dan gelen 6 kişilik ekiple bota binerek rafting yaptı. Oldukça heyecanlı dakikalar yaşadığını anlatan Yazıcıoğlu, ''Çoruh Nehri'nde ve Fırtına Deresi'nde rafting yaptım. Orada 5. derecede tehlikeli yer sayısı 4'ü geçmez. Burası öyle değil. 7 kilometre boyunca 5. derecede tehlikeli yerler mevcut. Bugüne kadar keşfedilmemiş ama bu da rafting için Büyük Menderes'in çok uygun olduğunu gösteriyor'' dedi. Kaynak: https://www.milliyet.com.tr/gundem/denizli-valisinin-rafting-keyfi-5171836
“Rahmetli öğretti” - Erzincan'da 12 ayda 12 spor Rafting, yamaç paraşütü, buz tırmanışı, trekking, offroad, dağ bisikleti, base jump, kayak, dağcılık, motokros, planör, parasailing... Bu sporların hepsini aynı şehirde ve neredeyse yılın 12 ayı yapabilmenin mümkün olduğunu biliyor musunuz? Erzincan yıllardır ‘zorunlu ara’ verdiği spor turizminin merkezi olma hayaline kavuşmak için gün sayıyor. Kahvelerden tek tek topladığı gençler, sokaklardan alıp zorla raftinge götürdüğü çocuklar bugün birer yetişkin sporcu olarak ‘Süper Vali’ yi hâlâ saygı, sevgi ve özlemle anıyorsa... Erzincanlı’nın her iki lafından biri “Rahmetli öğretti” ya da “Rahmetli söylemişti” diye başlıyorsa... Onun açtığı yolda bugün Erzincan’da Dünya Yamaç Paraşütü Şampiyonası düzenleniyor ve seneye de büyük finalin Erzincan’da yapılmasına karar verildiyse... Vali Recep Yazıcıoğlu ’nu anmadan bir Erzincan yazısı olmaz! Halk arasında ‘Süper Vali’ diye tanınan Recep Yazıcıoğlu 1991’de Erzincan’a atandığında şehrin o...
VALİ RECEP YAZICIOĞLU ARAŞTIRMALARI (1967-2003) "VALİ-İ VİLAYET, HADEME-İ DEVLET" Vali Recep Yazıcıoğlu hakkındaki araştırma projemize belge, fotoğraf, kaynak desteğinde bulunmak için iletişim adresi: mnergiz@live.com İlginiz için teşekkür ederim. Muhammet Negiz | Proje Koordinatörü